Ödeme Emrinin Sorunları

05.11.2009 Dr. Bumin DOĞRUSÖZ - 868 görüntülenme YAZDIR

Ödeme Emrinin Sorunları
5 Kasım 2009, A.Bumin DOĞRUSÖZ

Kamu borçları, süresinde ödenmediği takdirde idare, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’a göre cebri takibe geçer. Cebri takibi başlatan işlem, ödeme emridir. Bu işlem, borçlulara 7 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları gereğini içeren bir “ödeme emri”nin tebliğ olunmasıdır. 
Kendisine ödeme emri tebliğ olunan şahıs, hiç şüphesiz bu idari işlem aleyhine idari yargıda dava açabilir. Ancak cebri tahsil aşamasının borcun kesinleşmesinden sonra gelmesi sebebiyle, açılacak böyle bir davada borçlunun savunma araçları kısıtlıdır. 
6183 sayılı kanunun 58. maddesine göre, ödeme emirleri aleyhine yine 7 günlük süre içinde açılacak davalarda davacı, ancak aşağıdaki üç gerekçeden birine dayanabilir. 
i) Böyle bir borcun olmadığı iddiası: Kendisine ödeme emri tebliğ edilen borçlunun böyle bir borcunun olmadığını iddia edebilmesi için borcun hukuken hiç doğmaması ya da borç doğduktan sonra tamamen ödenmesi veya sair bir nedenle ortadan kalkması gerekmektedir. 
ii) Borcun kısmen ödendiği iddiası: Bu iddia; borçlunun, borcun varlığını kabul etmekle birlikte, borç tutarının ödeme emriyle talep edilen tutar kadar olmadığını ileri sürmesi durumunda gündeme gelmektedir. 
iii) Borcun zamanaşımına uğradığı iddiası: Zamanaşımı kanunlarda belirlenmiş olan belli bir sürenin geçmesi nedeniyle bir hakkın elde edilmesi için talep hakkının kaybedilmesidir. Bu iddiaya göre, amme alacaklarının 6183 sayılı kanunun 102. maddesine göre zamanaşımına uğramış olması gerekmektedir.
Kanuna göre ileri sürülebilecek bu iddia konularının içerikleri, uygulamada yargı tarafından haklı olarak doldurulmuş ve geliştirilmiştir. Örneğin, tarh işleminin tebliğinin usulüne uygun olmadığı, tarhiyattaki bazı sakatlıklar, mükellefin gayri faal olduğu ve kazanç elde etmediği vb. pek çok iddia, yargı tarafından “borcum yoktur” iddiası içerisinde değerlendirmektedir. 
Bu nedenle öncelikle yasadaki dava sebeplerinin yargının haklı anlayışı doğrultusunda yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. 
Ödeme emirlerine karşı açılacak davaların, vergi/ceza ihbarnamelerine karşı açılan davalardan bir önemli farkı da yürütmeyi durdurmamasıdır. Dava açılmasına rağmen idare, icra işlemlerine devam edebilir. Haciz uygulayabilir, haczedilmiş bir malı satabilir. Ödeme emrinin yürütülmesinin durdurulabilmesi, ancak dava açılan mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı alınabilmesi ile mümkün olabilmektedir. 
Yürütmeyi durdurma kararının verilebilmesi ise İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesinde, işlemin açıkça hukuka aykırı olması ve işlemin icrası halinde telafisi güç bir zararın ortaya çıkacak olması koşuluna bağlanmıştır. Ancak bu iki şartın, yargılamanın henüz başında bariz bir şekilde görülmesi ve her zaman birlikte gerçekleşmesi mümkün olmadığından, yürütmeyi durdurma kararı alınması zorlaşmaktadır. 
Bazen de mahkemeler yürümeyi durdurma taleplerini değerlendirmeyi, davalı idarenin birinci savunmasını sunmasından sonraya bırakmakta, bu durum ise idarenin bu süreç içerisinde icra işlemlerini sürdürmesi dolayısıyla mükellefler nezdinde zarar doğumuna yol açabilmektedir. Bu nedenle bu gibi hallerde mahkemeden, bir geçici yürütmeyi durdurma kararı talep edilmesinde yarar vardır. 
Zaten idare hukukunda bu konuda en çok eleştirilen hususlardan birisi de bu koşullar olup, genel kabul gören görüş, bu koşulların adeta yürütmeyi durdurma kararı verilmemesi veya verilmesini zorlaştırmak için kasten ihdas edildiği yönündedir. Bu konunun da gözden geçirilmesi gerekmektedir. 
Ödeme emirleri aleyhine açılacak davalarda davacının (mükellefin) haksız çıkması halinde, dava tutarının % 10’u oranında bir zammı (haksız çıkma zammı) tazminat olarak ödemesi gerekmektedir. Ancak davacıların davalarında haklı çıkması halinde, böyle bir tazminat almaları mümkün değildir. Bu zammın anayasaya aykırılığını defalarca yazdık. Bu düzenlemenin de Anayasa Mahkemesi’nce iptalinden önce şimdiden gözden geçirilmesi gerekmektedir. 
Bir diğer düzenleme gereği de 58. maddenin 3. fıkrasındadır. Fıkraya göre, “dava açan borçlu bu kanuna göre teminat gösterdiği takdirde takip muamelesi davaya konu borç miktarı için ve vergi mahkemesince bu hususta karar verilinceye kadar durur”. Görüldüğü gibi fıkra, borçlulara, teminat göstermek koşulu ile mahkemeden yürütmeyi durdurma talep etmesine dahi gerek olmaksızın- işlemin yürütmesini kendiliğinden durdurma olanağı vermiştir. 
Ancak idari anlayışta, sonraki kanun olan İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesi ile bu düzenlemenin zımnen ilga olduğu kabul edilerek fıkra yaşama geçirilmemektedir. Oysa bize göre iki kanun birlikte, mükellefe sunulan bir seçimlik hak yaratmıştır. 
Bu konunun da idari anlayışa bırakılmayarak kanun koyucu tarafından yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. 
Ödeme emri konusu, kamu takip hukukunda en çok ihtilaf yaratan konulardan biri olarak, yasa koyucu tarafından ivedilikle gözden geçirilmeyi beklemektedir. Maliye Bakanlığı ise Meclis’e sunulan torba kanun tasarılarında bu düzenlemeleri yenilemek yerine, şimdilik “ödeme emrinin şeklini” yeniden belirlemekle yetinmektedir.

05.11.2009 | Referans Gazetesi