ŞİRKETLERİN ZAMANAŞIMINA UĞRAMIŞ KÂR PAYLARI

20.08.2015 Dr. Bumin DOĞRUSÖZ - 938 görüntülenme YAZDIR

 

ŞİRKETLERİN ZAMANAŞIMINA UĞRAMIŞ KÂR PAYLARI

(20.8.2015 tarihli DÜNYA Gazetesinde yayımlanmıştır)

            Sermaye şirketlerinin kuruluşunda temel amaç, kâr elde etmek ve nihayetinde bu kârı ortaklarına dağıtılmasını sağlamaktır. Öte yandan sermaye şirketlerinden anonim şirketler, tahvil adı verilen menkul kıymet ihracı suretiyle, amaçlarında kullanmak üzere üçüncü şahıslardan orta ve uzun vadeli fon da toplayabilir. Tahvil ihraç ederek fon toplayan şirketler, tahvil karşılığında şirkete borç verenlere, faiz adı verilen bir ödemede bulunurlar.

            Şirketlerde bazen ve genellikle küçük rakamlı olan kâr paylarının veya faizlerin tahsil edilmediği görülmektedir. Ancak tek tek alacaklıları açısından küçük olan bu rakamlar, toplanıldığında büyük rakamlar oluşturabilmektedir.        

            Söz konusu şirketlerin hissedarlarının kâr payı veya tahvil sahiplerinin tahvil faizi alacaklarında zamanaşımı süresi Borçlar Kanununun 147 ve 1933 tarihli 2308 sayılı Kanunun 1. Maddesi uyarınca beş yıldır. Bu süre kâr payları açısından şirket ana sözleşmesi ile uzatılabilir, ancak kısaltılamaz.

            Zamanaşımına uğrayan borçlar, “eksik borç” haline dönüşür. Eksik borçlarda borç devam eder, borçlu isterse yine ödeme yapabilir, ancak alacaklı artık hukuk yolları ile ve cebri takip yaparak alacağını elde etmek olanağına sahip değildir. Yani böyle bir borcun ödenmesi, sadece borçlunun insafına bağlıdır.

            Anılan zamanaşımı süresi, şirketlerin tahvil faizi borçlarında, tahvilin faizinin ödeme vadesinden itibaren başlar. Kâr paylarında ise zamanaşımı, yetkili organ tarafından kârın dağıtılması için öngörülen tarihten itibaren başlar. Örneğin bir anonim şirkette genel kurul tarafından kâr dağıtımı kararı verildikten sonra her hangi bir tarih belirtilmemişse genel kurul tarihinden, eğer kârın dağıtımı için bir tarih belirlenmişse veya tarih belirleme yetkisi yönetim kuruluna bırakılıp da yönetim kurulunca bir tarih belirlenmişse bu tarihten itibaren zamanaşımı süresi işlemeye başlar.

            Zamanaşımı süresi, ödeme yapılmamasının kanuni bir mazerete dayanması halinde işlemez. Örneğin kâr payı, hissenin kime ait olduğu konusundaki bir ihtilaf dolayısıyla mahkemece verilmiş bir tedbir kararına istinaden ödenmemişse, tedbir kararı süresince zamanaşımı işlemez.

            Zamanaşımı süresi içerisinde şirketten tahsil edilmemiş kâr payları ile tahvil faizlerinin akıbeti,  12.6.1933 tarihli ve halen de yürürlükte bulunan “Şirketlerin Müruru Zamana Uğrayan Kupon, Tahvilat ve Hisse senedi Bedellerinin Hazineye İntikali Hakkında Kanun” ile belirlenmiştir.

            Bu Kanununun 1. maddesine göre, sermaye şirketlerinin zamanaşımına uğramış kâr payları ve tahvil borçları, devlete intikal ettirilmek zorundadır. Görüldüğü gibi anılan Kanun, alacaklısı tarafından tahsil olunmayarak zamanaşımına uğrayan borçların borçluya kalması (borçlunun pasifinde azalma suretiyle mal varlığının artışına yol açması) şeklindeki genel prensipten ayrılmış ve bu tutarların devlete intikalini öngörmüştür.

            Kanuna göre şirketler, zamanaşımına uğramış kâr payı ve/veya tahvil faiz borçlarını, zamanaşımına uğradığı tarihten itibaren üç ay içinde mahalli mal sandığına yatırmak zorundadırlar. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde uygulanacak yaptırım 2308 sayılı Kanunda “yatırılması gereken meblağın üç misli tazminat” olarak belirlenmiştir. Her ne kadar madde tazminattan söz edilmişse de, burada söz konusu olan idari para cezasıdır.

            Zamanaşımına uğraması dolayısıyla hazineye intikal ettirilesi gereken tutarlar ile intikal ettirilmemesi halinde ödenmesi gereken tazminat, Devlet açısından bir kamu alacağı niteliğindedir. Dolayısıyla hazinenin bu alacağının takip usulü, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ile belirlenmiş olan usuldür. Bu nedenle hazineye yatırılması gereken tutarın yatırılmaması halinde, hazine alacağı üzerinden gecikme zammı hesaplanması da söz konusu olacaktır.

            Ancak özel hukuk teorisi ve anayasa hukuku açısından 2308 sayılı Kanunu değerlendirecek olursak, bu Kanuna hukuksal dayanak bulmanın zorluğu ile karşılaşmaktayız. Her şeyden önce zamanaşımına uğramış borç tutarı üzerinde borçlunun sahip olduğu tasarruf / mülkiyet hakkı zedelendiği gibi, Kanunun öngördüğü akıbet özel hukukun eksik borçlar için öngördüğü sonuçlarla da çelişmektedir. Sırf kâr payı veya faiz alacaklısının, alacağına süresinde sahip çıkmaması, şirketin tasarrufunda olan söz konusu tutarın, hazineye intikal ettirilmesi için bir sebep değildir.

            Söz konusu Kanun geçmişte Anayasa Mahkemesinin denetiminden geçmiş ve Anayasaya uygun bulunmuşsa da bu Karar 18.2.1965 tarihli ve çok eski bir karardır. Kaldı ki bu Kararda ileri sürülen “söz konusu menfaat ve bedeller, şirketlerin zimmetlerinde bulunan borçlardan ibarettir, bunlar üzerinde mülkiyet hakkı bulunmadığı meydandadır” şeklindeki gerekçenin hukuksal tutarlılığı da yoktur. Eğer bu görüş kabul edilecekse, özel hukukun bir temel ilkesi yok edilerek, şirketlerin bütün zamanaşımına uğramış borçları için benimsenmesi gerektiğinin de ileri sürülmesi gerekir ki, bu da pek anlamlı olmaz. 

            Anılan 2308 sayılı Kanun tekrar Anayasa Mahkemesine taşınırsa, eminim çok farklı bir sonuç ortaya çıkacaktır. Daha yeni hükümet kurulamamış, meclisin komisyonları oluşmamış ve bir başka yeni seçime giderken, “sen neden bahsediyorsun” demezseniz,  olması gereken, Kanun Koyucunun bu Kanunu yürürlükten kaldırmasıdır. Galiba umut yine Anayasa Mahkemesinde. Tabii ki, bir mahkeme konuyu oraya taşırsa.